Sırça Fanusu Kırmak mı? Yoksa Onunla Yaşamayı Öğrenmek mi?
İnsan bazen hayatın tam ortasında durduğunu bilir; gündelik akışın içindedir, zaman geçer, olaylar olur, ilişkiler kurulur, kelimeler söylenir, kararlar alınır. Buna rağmen, bütün bunların arasında, tanımlaması zor ama inkârı imkânsız bir mesafe hissi oluşur. Sanki insanla dünya arasına görünmez ama sert bir katman yerleşmiştir; şeffaf olduğu için fark edilmez, ama varlığı her temas denemesinde kendini hissettirir.
Sylvia Plath bu durumu “sırça fanus” olarak adlandırır. Fanusun içindeki insan dünyayı bulanık görmez; aksine dünya çoğu zaman fazlasıyla nettir. Nesneler yerli yerindedir, insanlar kendi rollerini oynar, hayat kendine özgü ritmiyle ilerler. Sorun karmaşa değil, erişimsizliktir. Hayat vardır, ama insan onunla aynı düzlemde değildir.
Bu noktada genellikle gözden kaçan bir ayrım vardır. Sırça fanusun içindeki kişi hasta gibi görünmez. Günlük hayatını sürdürebilir, sorumluluk alabilir, işlevsel bir düzen kurabilir. Dışarıdan bakıldığında her şey yolunda gibidir. Fakat canlılık, yalnızca işlevsellikle ölçülebilecek bir şey değildir. Fanusun içinde yaşamak, çoğu zaman az oksijenin bile yettiği, büyük tepkiler gerektirmeyen, derin temaslardan yoksun bir varoluşa benzer.
Bu hâl genellikle dramatik bir başlangıca sahip değildir. Büyük kırılmalar, sert kopuşlar ya da tek bir belirleyici an çoğu zaman yoktur. Fanus, yavaş yavaş oluşur. İnsan, hayatla arasına mesafe koymayı bir savunma biçimi olarak öğrenir; başta geçici olan bu mesafe zamanla kalıcı hâle gelir. Fark edilmeden içselleştirilir ve sonunda taşınır.
Aslında gittiğin her yerde o fanusu da yanında taşırsın.
Hayat değişir, mekânlar değişir, insanlar değişir; fakat cam hep oradadır. Bu yüzden bazen sorun dış koşullarda değil, onlarla kurulan ilişkide gizlidir. Fanus, insanı hayattan tamamen koparmaz; yalnızca onunla arasına ölçülü bir uzaklık koyar. Ne tamamen içeridedir insan, ne de tamamen dışarıda.
Burada ister istemez “bir şey olmak” fikri belirir. Bir hayat kurmak, bir aileye ait olmak, bir mesleği sürdürmek, bir yön seçmek… Bütün bunlar insan için anlamlı olabilir. Ancak bazen bu anlam, tek mümkün yol gibi sunulduğunda, fark edilmeden daraltıcı bir hâl alır. Sanki belirli biçimlere girmeden var olunamazmış gibi. Sanki hayat, ancak tanımlı rollerin içinde gerçekmiş gibi.
Oysa herkes bu biçimlerin içinde kendini aynı şekilde bulmaz. Bazıları için bu yollar doğal bir akış sunar; bazıları içinse aynı yollar yavaş yavaş içsel bir mesafeye dönüşür. Ne tamamen reddedilirler ne de tam anlamıyla benimsenirler. Fanus, çoğu zaman bu arada oluşur; ait olamama hâliyle, kopamama hâlinin kesiştiği yerde.
Yine de sırça fanusu yalnızca olumsuz bir durum olarak görmek eksik olur. Fanus her zaman bir hapishane değildir. Bazen insanı aşırı taleplerden, sürekli karşılaştırılmaktan, bitmeyen beklentilerden korur. Gürültüyü azaltır, dünyayı daha katlanılabilir hâle getirir. Hayatta kalmayı mümkün kıldığı anlar vardır.
Ama bedeli vardır. Camın ardında yaşamak, temasın riskini almamaktır. Temas ise her zaman belirsizlik, kırılganlık ve kontrol kaybı içerir. Canlılık tam da bu risklerin içinden geçerek ortaya çıkar.
Albert Camus’nün düşüncesi bu noktada bir çıkış değil, bir yön duygusu sunar. Camus, insanın içinde bulunduğu koşulları bir anda değiştirmeyi önermez; fakat insanın, bu koşullar karşısında aldığı tutumun belirleyici olduğunu hatırlatır. Belki de mesele fanusu ortadan kaldırmak değildir. Belki mesele, onun varlığını inkâr etmeden, hayatla kurulan ilişkinin tek belirleyicisi olmasına izin vermemektir.
Bugün birçok insanın yaşadığı içsel yorgunluk, çoğu zaman doğrudan bir eksiklikten değil, sürekli ölçülmekten kaynaklanır. Daha fazlası olmalıydım, daha ileride olmalıydım, başka bir yerde olmalıydım düşüncesi, fark edilmeden zihnin temel ritmine dönüşür. Oysa ciddi bir sağlık sorunu yoksa, çoğu zaman sorun yetersizlik değil, karşılaştırmanın kendisidir. Bu karşılaştırmalar, fanusun camını her gün biraz daha kalınlaştırır.
Peki fanus kırılmalı mı? Bu sorunun tek bir cevabı yoktur. Bazıları için fanusu kırmak, hayata gerçekten temas edebilmenin tek yoludur. Bazıları içinse fanusun farkında olarak yaşamak, onun sınırlarını bilmek ve bu sınırların hayatın tamamı olmasına izin vermemek yeterlidir.
Belki de asıl mesele, fanusun içinde olup olmadığını fark etmektir. Çünkü fark edildiği anda, cam artık tamamen görünmez değildir. Ve görünür hâle gelen hiçbir şey, eskisi kadar mutlak kalmaz.