Bir Bilincin Ardından
Mustafa Kemal, bir dönemin lideri değil; insan aklının yeniden kendi gücünü hatırladığı sessiz bir eşiğe dönüşür. Onu anlamak, bir nutku ezberlemekten değil, o cümleleri mümkün kılan bilincin derinliğine dokunmaktan geçer.
Çünkü onun gerçek mirası, tarihe yazdığı satırlarda değil; o satırların arkasında yanan düşünme cesaretindedir.
“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” derken, bilimi kutsamıyor; zihnine güvenen, hesabını akılla verebilen bir toplumun sorumluluğunu anlatıyordu. Karanlığın en yoğun olduğu bir yüzyılda, düşüncenin nasıl bir ülkeyi ayağa kaldırabileceğini gösterdi.
Bugün dünya hızlandıkça, zihinler yoruldukça, gürültü büyüdükçe, o yılların sessiz aklını duymak zorlaşıyor. Fakat büyük dönüşümler hiçbir zaman yüksek sesle gelmez. Bir ülkenin kaderi çoğu zaman gece masasının üzerine eğilmiş tek bir insanın kararlılığıyla yazılır. Atatürk’ün sabahlara kadar süren çalışmaları, bir liderin hırsı değil; bir bilincin kendini adamasıydı.
Tam da burada, bir cümlesi zamanın içinden bize doğru uzanır:
“Çalışmadan, yorulmadan ve üretmeden, rahat yaşamak isteyen toplumlar; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini, daha sonra da istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkûmdurlar.”
Bu söz, bir dönemin yokluğundan çok, insan ruhunun tembelliğe yenilme ihtimalinden bahsediyordu. Haysiyetin çalışmayla, özgürlüğün üretmeyle, geleceğin gayretle ayakta kaldığını hatırlatıyordu. Ve belki bugün, geçmişten çok geleceğe sesleniyor.
Her 10 Kasım bu yüzden bir yas değil; sessiz bir duraklamadır. Çünkü bir insan bedenen ölür, ama doğru bir düşüncenin ömrü yoktur. O düşüncenin nefesi hâlâ bu ülkenin sabahlarında dolaşıyor: bir çocuğun merakında, kendi ayakları üzerinde duran bir kadının kararlılığında, adalet arayan bir gencin sesinde…
Biz bugün artık onu anmıyoruz; anlamaya çalışıyoruz. Ve anlamak— bir milletin sessizce yeniden doğrulmasıdır.
Belki de o güne biraz daha yaklaştık. Belki de bu sessiz uyanış, onun en çok görmek isteyeceği şeydir.